Takla attırılmış bir plan: Holguín Planı
BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Ángela Holguin’in Temmuz sonu, Ağustos başı taraflara sunmaya hazırlandığı stratejik planın içeriği iki kurucu devletli ve sınırlı ortak yetkili "gevşek çözüm" olarak nitelendiriliyor.
Maraş,
Güzelyurt ve Mesarya bölgesinin Rumlara iadesi karşılığında tanınmanın da gündeme
gelebileceği iddia edilen plana göre Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak, Kıbrıslı
Türkleri NATO koruyacak!
Planın
uygulanması için 2-3 yıllık geçiş süreci tartışılıyor. Bu dönemde ilk toprak
iadeleri (özellikle Maraş), Türk tarafının istediği 3D (doğrudan ticaret,
doğrudan temas, doğrudan uçuşlar) aşamalı olarak hayata geçirilecek.
Tanınma
dedik diye hemen elleri ovuşturmayalım. Bu planda tanınmanın T’si bile yok. Yeni
plan, Annan Planının, Crans Montana’nın ve daha önce yapılan görüşmelerde
ortaya konan Rum taleplerinin takla attırılmış hali. Ki başlığa “tanınma”
havucu koyarak diğer önemli maddeleri geçiştiren algı mühendislerine çok
geçmeden Rum Başkan Nicos Christodulides’den cevap geldi bile.
Rum
Ulusal Konseyi’ne bilgi veren Rum Başkan Nicos Christodulides, Kıbrıs sorunun
çözümü ile ilgili olarak ‘kırmızı çizgiler’i olduğunu, esas niyetin AB’yi de
sürecin içerisine çekmek istediği, Kıbrıs Türklerinin süreçteki en önemli
motivasyonunun AB vatandaşlığı olduğunu söyledi.
Peki
Rumların kırmızı çizgileri nelermiş;
-Kıbrıs
Cumhuriyeti devam edecek.
-Tek
vatandaşlık, tek kişilik, tek egemenlik olacak.
-AB’nin
4 temel özgürlüğü olacak.
- Güvenlik ve garantiler kalkacak.
-Anlaşma
Avrupa Birliği müktesebatıyla tam uyumlu olacak.
Rum
Meclis Başkanı Annita Demetriou Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki devlet talebinden
vazgeçmesi gerektiğini, Türkiye AB ilişkilerinin buna bağlı olduğunu, DIKO Başkanı
Nikolas Papadopoulos da Avrupa’nın Türkiye’ye baskı yapacağı savundu.
Yani
görüldüğü üzere tanınma manınma yok. Rumların istediği şekilde hazırlanan bir
plan daha önümüze konacak ve tıpkı Annan Planında olduğu gibi, “evet derseniz,
yarın AB’ye gireceksiniz, Türkiye’nin de AB yolunda önü açılacak” yalanıyla
fikir önderleri algı operasyonlarına başlayacak. Sonrasında kimse “ya bize öyle
dediniz, biz de onay verdik, evet dedik ama siz size itaat eden tarafı
cezalandırdınız, tam tersi davranan tarafı ödüllendirdiniz. Madem bildiğinizi
okuyacak ve Rumların çıkarlarını savunacaktınız, niye bizi bu kadar
uğraştırdınız” demediği ve Kıbrıs Türk halkının hafızasının nisyanla malul
olduğunu bildikleri için dalga geçmeye devam edecekler.
Peki
ne olur?
Rahat olun, hiçbir şey olmaz. Rumlar adanın
sahiplerinin kendileri olduğuna inançla Kıbrıs Türklerinin hiçbir hakkı
olmadığını düşünüyor ve onlara verilecek en ufak hakka bile karşı çıkıyor.
İçimiz rahat, daha önceki planlar gibi bu plan hayata geçirilecek olursa buna da
onay vermezler. 1948 Kıbrıs Danışma Meclisi önerileri (Consultative Assembly), 1955
Harding Planı, 1956 Radcliffe Anayasası, 1958 Macmillan Planı, 1959-60
Zürih-Londra Anlaşmaları, 1964 Acheson Planı, 1972’de Rauf Denktaş-Glafkos
Klerides görüşmeleri, 1975 iki toplumlu (bicommunal) görüşmeler, 1978 Anglo-Amerikan-Kanada
Planı (ABC Planı), 1981 Waldheim modeli, 1983-85 Cuelliar belgeleri, 1992 Gali
fikirler dizisi, 2004 Annan Planı, Crans Montana ve aralarda yapılan bir çok
görüşmede ortaya konan öneriler… Bilindiği üzere Rumlar her zaman her planı ellerinin
tersiyle iter zira tek bir düşünceye odaklanmışlardır: Kıbrıs bizim, biz
tanınan bir devletiz, Türkler bu tanınan devletin içinde olmak istiyorlarsa
taviz vermek zorundalar, biz bir şeye mecbur değiliz!
“Biz yoldaşlar yıl sonuna varmadan bu sorunu
çözeceğiz” diyen, Rumların maksimalist taleplerini görmezden gelip,
uzlaşılamamanın suçunu rahmeti kurucu liderimiz Rauf Raif Denktaş’a yükleyen
çok hevesli başkanların bile sonunda havlu atmaları, Rumların gerçek niyetini kavramalarından.
Durumun
özeti şu ki; Kıbrıs Rum tarafı, asla Kıbrıslı Türklerle eşitlik zemininde yetki
paylaşımı istemiyor. Niyet adanın tümüne sahip olmak ve çeşitli algı oyunlarıyla,
AB desteğiyle, KKTC’yi Anavatan Türkiye’den kopararak sağladığı büyük güvenceden
mahrum etmeye çalışmak. Zaten Türklerin azınlık haklarından daha fazlasına
sahip olamayacaklarını defalarca dile getirdiler, getiriyorlar. Bu konudaki
aracılar da ya konuyu bilmediklerinden, ya derslerine Rumların notlarıyla
çalıştıklarından, ya da tamamen batı çıkarları doğrultusunda Kıbrıs sorununun
1974’de başladığını varsayıp, mevcut duruma göre bir şeyler ortaya koyuyorlar.
Niyetleri gerçekten bir sorun çözmek mi, yoksa Rum taleplerine aracılık etmek
mi siz karar verin.
Rumlar 1959’da imza attıklarında da, 60
Cumhuriyeti kurulduğunda da Türkleri eşit görmediler, hiçbir zaman haklarını -söz
verseler de- teslim etmediler, Türklere hizmet götürmediler, Enosis ülküsünden
vazgeçmediler, kendilerini hep üstün ırk olarak gördüler, ekonomik olarak nefes
aldırmadıkları Türkleri “lokmacı, şamişici, hamamcı” diye aşağıladılar. Doktora
tezimde yer alan gazete taramalarından birkaç örnek vereyim ki, Rumların hiçbir
anlaşmaya sadık kalmadıkları iyi anlaşılsın.
Nacak
gazetesinde 11 Mart 1960’da yayımlanan (ortaklık cumhuriyeti imzaları
atılmıştı) Türk Köylerine Zulüm başlıklı yazıda “Zeytinlikten iki mil kadar uzakta olan (Mitsero) Rum köyü ile köyümüz
arasındaki yolun tamiri için gön derilen Rum memur, köyümüz toprağına
geldiğinde geri dönmüş ve yarım millik mesafeyi tamir etmemiştir. Halbuki
köyümüze gelen yolun o kısmı daha fazla tamire muhtaçtı. Mitsero toprağında
maden çıkaran Yunan Maden Şirketi, köyümüz toprağından da, faydalandığı halde
tek bir köylümüzü işletmiyor.” deniyor.
1
Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde, Zürih Antlaşmasının en mühim esası olan
yüzde 70-30 memur meselesinin hâlâ çıkmazda olduğu ve Rumların bu anlaşmaya
uymadıkları belirtiliyor.
Yine
29 Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde yer alan bir haber, EOKA’nın isim
değiştirerek EDMA adı altında yeni bir örgüt kurduğunu, bu örgütün de Ledra
sokağında Enosis çağrısı yaparak “henüz başlıyoruz” başlıklı bir bildiri
dağıttığını duyuruyor. EDMA’nın dağıttığı bu tarihi vesikada “Faaliyetimiz durmayacaktır. Hıyanete vuracak
ve halkın ve Anavatanın menfaatlerini koruyacağız. Muvaffak olmak için bütün
inanç ve cesarete malik bulunuyoruz. Mücadele devam ediyor.” sözleri yer
alıyor.
Mayıs
1960 tarihli Nea Gazetesinde Rum gençlerinin Yunanistan’da silâh talimi gördüğü
açıklanıyor.
18 Mayıs 1960 tarihli Alithia’da “Kabul edilemez”
başlıklı bir yazıda, yüzde 70:30 nispetleri konusunda şöyle diyor Rum başyazar:
"Açık söyleyeceğiz: Türklerin şimdi de son olarak bizi tırpanlamakta
oldukları 70:30 yüzdelik nispetleri esas itibariyle haksızdır ve kabul
edilemez. Haksızdır, çünkü hiçbir memleketin yüzde 17 nispetinde nüfusa malik
azınlığı çoğunluğun zararına âmme hizmetlerinde yüzde 30 ve 40 hakkına malik
değildir. Kabul edilemez, zira halkımıza empoze edilmiş olan bir paçavrada (1960
anlaşmaları kastediliyor) dahil olmasına ve nüfus nispetinin yüzde 17’yi teşkil
etmeleri nedeniyle Türkler bir paçavrayı siper alarak bu haksız ve mantıksız
şartın derhal tatbikini olsun istemesinler ve tahammülümüzün âzamisi olan
Başpiskoposun tedrici tatbik teklifini kabul etsinler.”
Görüldüğü üzere Rumlar hiçbir zaman Kıbrıs
Türklerini yönetime dahil etmemişler, 1960 Cumhuriyeti imzalarını kerhen
attıklarını her defasında dile getirmişler, azınlık haklarından fazlasını vermeyeceklerini
söylemişler, Türklere bir gıdım hak veren her anlaşmayı da ellerinin tersiyle
itmişlerdir. Bugün de yarın da önümüze sunulan anlaşma metni, Kıbrıs
Türklerinin devlet verip, azınlık haklarına sahip olmasını içerecektir ki
dünyada böyle bir örnek yok.
Yazım uzun oldu farkındayım ancak bu konuların bilinmesi, kayıtlara geçmesi gerekiyordu. Türkiye’yi Akdeniz’den koparma ve Akdeniz’in bize kıyıda yüzmek için bırakacakları küçük bir kısmı hariç tümünü AB’ye katma hayalleri ise başlı başına bir yazı konusu. NATO güvencesi, AB garantisi gibi konulara hiç giremedim, size dünyadaki en korkunç katliamların Kıbrıs başta olmak üzere BM’nin gözü önünde yaşandığını söyleyeyim.
Yazar Sayfası:
Yazarın Köşesi:
/ Tarih: 27.06.2026 22:21 / Okunma = 12854













